Eh be İstanbul!..

Dertli Sineler

DUA DUA ELLER KARINCALANMIŞ

Allahım,

Senin rahmetine ve onun (a.s.m.) şânına yakışır şekilde, ona ve âline salât ve selâm eyle.

Amin.


A+ R A-
Salı, 25 Ocak 2011 11:26
Oy ver
(0 oy)

Eh be İstanbul!..

Fatih Express’i ile kaldığı yerden...

Kaç zaman olmuştu mirim sesini dinlemeyeli?

Sesin dururken, sitayişini işitme yordu ziyadesiyle kulağımı, arif diyorum çoktandır sensiz/sessiz geçen/geçinen yürecime... Hakkın mı bre! Hakkım değil elbet, lakin dinle bir... Ufaktan ray tıngırtısı, ortadan ihya olmuş kapı gıcırtısı, büyükten “yazıyor!” deyi bağıran gazete çırağı...

Kompartımanlı trenler kalmadıysa da, birinci sınıf âlâ bir vagonda yol alacağım aziz yurduna... Kurulmuşken tek kişilik koltuğuma, iki önümde bebeği hıçkıran teyzenin utangaçlığı keyif oluyor vallahi, üç kuruşluk kahveye üç lira verirken dudaklarımda tebessüm... Kaçırırım korkusu ile kaçıklara mahsus bir erken binmişlik; akşam köyde, sabah şehirde soluklanacak yenilenmiş ekspresse. Nihayet bir düdük, saadetin bu kadarı yeter mi dersin? İnsem, bir ıslıkla üfürsem adının geçtiği şarkıları... yok yok şarkılar nakaratsız hiç bırakılır mı?..

Gece vakti gözler fal taşı, nevri dönmüş fersiz suratlar horuldarken eşlik edecek değiliz. Ehli keyif insanız hamdolsun. Yudumluyoruz yolları, açıveriyoruz bir kitap, ayracında Ayasofya resmi elhamdülillah. Esas sarhoşluk bu imiş diyoruz içten, pir-i Mevlana’ya selam gecikmiyor elbet. Böylesi mesutluk bize mi hastır, yoksa pencereden karanlığa dalan hanım abla aynı duygulara ortak mıdır? Boş ver yiğidim, boş ver! Yitiversin yollar, geçiversin zaman... Muhterem gönül devletine misafirliğin bahtiyarlığı kıvanç olsun, aksın Meriç’e, mırıldanalım “canım” la başlayan mısraları, tadalım bohçamıza saklanmış ekmek aralarını... Nihayet diyelim, öyle çabuk geçmemiş yolları bir kelimeyle geçirelim...

Durakların mübareği es selam, daha ayrılmadan aynına inşâallah...

Şöyle derininden bir nefes! Tekrar elhamdülillah...

Akidimiz kalbime işli be güzelim... Bak kokusu geldi bile simidin, ayaklı çaycılar yıllardır beni bekliyormuş meğer. Nedense dikensin hâlâ “kadı” bey, bilirim seni senlikten çıkaranların ismini, bilirimde misafire düşmez böyle şeyler. Neyse diyerek batırıyorum parmağımı dikenine, kan kardeşim bir bakış ötende. Yine de seyrin hoş, kokun başka, işven başımı döndürüyor hâlâ... Arkamda Paşa Haydar, çöl olsan yine sana bakar gözlerim, gizleyemem; ağlamaklı olduysam seninde var bir payın... Kaç Aslı, kaç Leyla gördün bilmem; şahit olduğun ilân-ı âşkların hesapları hangi mübaşirdedir merak etmem. Kadı sensen, birileri hancı; hatta kimi sanık, kimi tanık, kimiyse savcı...

Merve-Sefa’nın tadı bir başka... Görmedik lakin imân ettik, doğrudur bambaşka...

Ama bu yol, bu istikamet beni alır, alır da bilmediğim, hissetmediğim diyarlara bırakır...

Yol yorgunusun evladım biraz dinlen! Olur mu dinlenmek, dinlemek varken yakışır mı dinlenmek. İşitmek varken, izlemek varken, vuslatı için binler dilenmişken dinlenebilir mi bu beden... Bir adım, birkaç daha, biraz hadi sabret azcık daha... En sonunda, masum sevdam en sonunda... İnsanlar hicret mi etmiş bir yerlere, bu suskunluk neden? Gözler bir binaya bakmakta, gönül hep aynı adı sayıklamakta... Çok laf edip adına leke olmaktan korkuyor dilim, örtülere bürünmüş halinden bir bakış yüreğime ok, duyulmamış şiirler iki dudağımın arasında, duyduğunu hissediyor yanaklarım, güneş yeni yeni doğarken şehrine, şehrin şehrim oluyor efsaneme konuk olasın diye... Kule adına muhtaç, çıkma! Vuslat için Araf mekânım işitesin, gönlüne el değmedikçe, elim ellere namahremdir, gözüm gözlere yasaktır bilesin... Çay son yudumunu ikram ediyor, şarkı noktaya eriyor. Akidimizde “vedalara” yer yok, ilk satır “kavuşmak yok cihanda, ayrılık olsun” şimdi doymamak için aç kalkma, mısralarında kaybolma vakti...

Akşamları camlarında yangın çıkan diyar! Merhaba...

Dur ve dur seyret cihan gibi dönerek. Bak ve düşün “Mevla nelere kadir” diyerek. Hisset ve ağla kaderine küserek. Sus ve yürü sevgine sevgiler ekleyerek...

...

Bir vapur iskemlesi, bir defter, bir kalem, bir beden... Söz biter, beden elbet bir yerlere daha gider...

Fısıltı hep aynı, başı sitem, sonu özlem...

Eh be İstanbul!.. Yine ve yeniden...

...

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş alanların doldurulduğundan emin olunuz.

Sözlerim son günlerde yetim . Yetim masumluğunda öksüz . Hislerim okyanus derinliğinde vurgun yemiş. Merhem istemez çaresi mermemsiz. Merhem ise çaresiz.

Her insanın bir ideali olmalı geceleri başını okşadığı. İnsanın bir ideali olmalı gözyaşı ile suladığı. İnsanın bir ideali olmalı bir saf çocuk masumluğunda geceleri üzerini örttüğü. Gözler yüreğin aynasıdır. Süzülmeli en derinden.

Devamı

Ey kardeşim! Sen de farketmişsindir ki huzur zannettiğin bazı anlarda dahi araya bir üçüncü kişi girer, seni denetler.
Aman dikkat! Değil üçüncü kişi, ikinci bile fazladır o hal için...

Hasret kokan bir ayrılık ve mahzun bakışlı bir zavallı...
Gözden düşen sadece damla olsaydı keşke... Nice değerler düştü gözden, şimdi ayak altında... Bir zamanlar o ateşin hararetini dindiren damlalar, şimdi başka yere, boş yere düşüyor. Ağlamak da en çok Yiğide yakışıyor. Çünkü o kurbiyetin verdiği bu'diyet için ağlar. Yaklaştıkça yanar, yandıkça ağlar... Onun gözyaşları, semeresi merhamet pınarları olan tohumlardır. Aciz olanı Kudret-i Sonsuz'a bağlayan rabıtadır.

'Kaderine razı ol.Gör bak strest neyim kalmaz' dedi yaşlı bir teyze.Ve dinledim soluksuzca atan nefsimi. Haykırarak razı ol, razı ol dedim.

Asılı duran her yağmur damlasına koşuyorum...
Ben böyle hayaller kurarım anne!..Okşanası,umutlanası hayaller...

Bazan ben de bie Necip Fazıl gibi veya bir Cemil Meriç gibi kelimelere ilan-ı harp edesim geliyor. Ama suç onlarda değil. Olmayan kelimelerde...
Bu yüzden ıstılahı çok severim. Çünkü bir sayfalık bir manayı bir kelimede cem edersin. O kelime ile düşünür, o kelime ile fikir ifade edersin.
Ha bir de şiiri severim... Kelimeye gelmeyen hislerini, duygularını bir dörtlüğe dökebilirsin. Çok evliya divanları misaldir mevzuya.