Şansım olsaydı kız doğar(mıy)dım.!?

Dertli Sineler

DUA DUA ELLER KARINCALANMIŞ

“Allah’ım sen bize o kadar çok şey verdin. Merhamet et de, bir şey daha himmet et; bize sana şükretmesini bilen bir kalp ver”


A+ R A-
Salı, 25 Ocak 2011 18:22
Oy ver
(1 Oy)

Şansım olsaydı kız doğar(mıy)dım.!?

Dünyaya gelirken kimse sormadı; "bu ülkede yaşamak ister misin?" diye. Aklımız yetene değin de fark etmedi hangi ülkede yaşadığım, belki Etiyopya'da tahtalar ile oyuncak yapacak, belki Avrupa'da akülü arabaları beğenmeyecektim, fakat burada doğdum. Babamım adı Davud, benim Mahmud'tu, oyuncaklarım plastik, bisikletim mavi, düşlerim Ankara gibi kasvetliydi. Bayramlarda ben de şeker topladım, mahalle aralarında akşam ezanına kadar arkadaşlarımla oynadım, akşamları erken uyur, öğlene kadar sevdiğim derslere çalışırdım.

O vakitler tarih ve matematik gönlümü cezb’ ederdi, bir de beybabam uyurken cebinden aşırdığım paralarla alacağım çerezler. Öyle şaşalı bir çocukluk değildi benimkisi, oyuncaklarım vardı, arkadaşlarım vardı, misketlerim vardı, kavga ettiklerine şahit olmadığım bir ailem ve karanlıkla sessizliğe bürünen bir şehrim vardı. Hiç bir zaman internet kafelere giderek çoklu savaş oyunları oynama şansı yakalayamadık, biz mahallemizde her akşam sokak aydınlatıcısın altında sohbete duran ağabeylerimizi dinlerdik, garip lâkin hayata dair ne varsa o ışığın gölgesinde zihnimize işledik. Tek başıma ilk kez halk otobüsüne bindiğimde büyüdüğümü fazlasıyla hissettim, eski meclisin önünden geçerken elime tutuşturulan kırk-kırk beş sayfalık bir kitap ilk hediyem oldu, konu garipti, ilk defa duyduğum bir terimdi, kitabın adı Darwin’di... Yalan yok ilk sayfalarda iyiden iyiye dedemin maymun olabileceği ihtimalini düşündüm, neyse ki o siyah kaplı kitabın üzerinde ayrıca bir yazar yazmaktaydı ve kitabın geri kalan kısmında güzelce çürütmüştü mâlum teoriyi... 11 yaşlarında o kitabı okumak yaşadığım dünyanın mahallem kadar olmadığını fazlasıyla hissettirdi, bir ilköğretim sergüzeşti, kaydolmaya hazırlanırken yasaklanan imam hatipler, ağabeyimin tahsilini yarıda bırakması, taşınmamız, aile zihniyetine zıt bir liseye kaydolmam, dedemin vefatı, Marmara depremi, akrabalarımızın ikâmet ettiğimiz beldeye taşınmaları, yeni dostlar, yeni fikirler, yeni hayaller yeni yaşlar, yeni sevdalar...

Lise yılları hızlı geçti, fakülte yılları daha da hızlı. Ne olduysa o vakit oldu zaten, ülkemizde yaşayan her üç insanın dördünün şair olması gibi biz de o vakitler şiire heves ettik, manevi hizmetlere o vakit hız verdik. Aynı ülkenin vatandaşı olmaktan gurur duyduğum, yaşamasını canı gönülden dilediğim, tanışmayı bir o kadar istediğim, çeperlerimi yırtmama büyük vesile Peyami Safa ile bu dönemde tanıştım. Doğru insanları bulmanın zor olduğu şu zaman da, doğruluğumdan şüphe duymama neden dostlarla aynı evi, aynı aşı, aynı ilahî âşkı paylaştım. Mademki doğduk, mademki hayattayız ve mademki ölüm anımız belli değil yaşayacağız, yaşayacaksak eğriye değil doğruya bağlı kalacağız. “Herkes” diye başlayan cümlelerden dem vurup; saatlik heveslere, gündelik işlere, haftalık ertelemelere, mevsimlik flörtlere, senelik lezzetlere ve ömürlük hengâmeye meyletmeyeceğiz. Dedik, dediğimizi gönlümüze tasdik ettiremesek de, diyenlere inabe ettik.

Şu gençlik fena şey... Bunu tüm kalbimle söyleyebiliyorum, bir tarafta çocukluk, bir tarafta git gide artan sorumluluklar, bir tarafta idrak edilen, edildikçe hicrana düşülen meseleler. Gençliğin verdiği enerji bir tarafta, onun maceralarda harcanması gerektiği fikri öte yanda. Terbiyesi zor nefis her birinin baş ucunda, gönül yaşamayı arzu ettiği âşkların hayaliyle, beyin bol para ile alabileceği malın mülkün düşüyle yanmakta. Böyle böyle hücum ederken zihin kalbe, kabahat yine patlar "şansım olsaydı kız doğar(mıy)dım.!?" dediğim anneme. Bazı latife, bazı hüzün, bazı ucu bucağı görünmeyen soru işaretleri. Yine de, her şeye rağmen huzurun adı belli muhterem; sevgilinin gözlerinden boğazı seyretmek, vapur sesine duymaktan usanmayacağın sesi eklemek, bir bardak çayı beraber denize karşı içmek, sıkıntıları, dertleri unutturan iki dünya yoldaşınla durmadan, usanmadan muhabbet etmek, bir ömürü beraber geçirmek. Olmadı kaptan, sar başa! Ne diyorduk? ..huzurun adı belli muhterem; bir musikî cemiyetinde sevdiğin enstrümanı çalmak, hoş bir muhitte ikâmet etmek, ailene sınırsız bir sevgiyle ve muhabbetle bağlı kalmak, her hafta sonu sessiz bir koruda sevdiğin diyarlara, sevdiğin kitaplarla yolculuk etmek, seviyeli bir çevre, muhabbeti daim insanlar, her an dolu geçen bir yaşantıya sahip olmak. Yanlış adres şoför bey, geriye dönelim! Ne idi? ..huzurun adı belli muhterem; gözlerin kanla dolana değin faydalı ilime yönelmek, tam bir teslimiyet ile dünya nâmına her şeyi tersleyip sadece Mevla'yı düşlemek... Olmadı, olmadı, olmadı... "Huzur" istisna bir kaç kelime gibi çok geniş algılanabilir bir tanım, bir oyuncak huzuru sağlayabilirken, bir dünya buna kafî gelmeyebiliyor. Bir sevda hayatı unutturabiliyorken, başka bir sevda hayatı zehir edebiliyor.

Hayatta ne istediğiniz mühim değildir, mühim olan hayatın neresinde ne istediğiniz, nasıl istediğiniz ve neden istediğinizdir. Bahtiyar bir adamın sıkıntıları bile bahtiyar oluyor. Benim maruzatım ise; mes'udluk ile bedbahtlık arasında kurduğum köprüden geçmesini öğrenemememdir. Muradım ne kadar saadet olsa da, istirahatgâhımın mezarlık başından öteye geçememesidir.

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş alanların doldurulduğundan emin olunuz.

Sözlerim son günlerde yetim . Yetim masumluğunda öksüz . Hislerim okyanus derinliğinde vurgun yemiş. Merhem istemez çaresi mermemsiz. Merhem ise çaresiz.

Her insanın bir ideali olmalı geceleri başını okşadığı. İnsanın bir ideali olmalı gözyaşı ile suladığı. İnsanın bir ideali olmalı bir saf çocuk masumluğunda geceleri üzerini örttüğü. Gözler yüreğin aynasıdır. Süzülmeli en derinden.

Devamı

Ey kardeşim! Sen de farketmişsindir ki huzur zannettiğin bazı anlarda dahi araya bir üçüncü kişi girer, seni denetler.
Aman dikkat! Değil üçüncü kişi, ikinci bile fazladır o hal için...

Hasret kokan bir ayrılık ve mahzun bakışlı bir zavallı...
Gözden düşen sadece damla olsaydı keşke... Nice değerler düştü gözden, şimdi ayak altında... Bir zamanlar o ateşin hararetini dindiren damlalar, şimdi başka yere, boş yere düşüyor. Ağlamak da en çok Yiğide yakışıyor. Çünkü o kurbiyetin verdiği bu'diyet için ağlar. Yaklaştıkça yanar, yandıkça ağlar... Onun gözyaşları, semeresi merhamet pınarları olan tohumlardır. Aciz olanı Kudret-i Sonsuz'a bağlayan rabıtadır.

'Kaderine razı ol.Gör bak strest neyim kalmaz' dedi yaşlı bir teyze.Ve dinledim soluksuzca atan nefsimi. Haykırarak razı ol, razı ol dedim.

Asılı duran her yağmur damlasına koşuyorum...
Ben böyle hayaller kurarım anne!..Okşanası,umutlanası hayaller...

Bazan ben de bie Necip Fazıl gibi veya bir Cemil Meriç gibi kelimelere ilan-ı harp edesim geliyor. Ama suç onlarda değil. Olmayan kelimelerde...
Bu yüzden ıstılahı çok severim. Çünkü bir sayfalık bir manayı bir kelimede cem edersin. O kelime ile düşünür, o kelime ile fikir ifade edersin.
Ha bir de şiiri severim... Kelimeye gelmeyen hislerini, duygularını bir dörtlüğe dökebilirsin. Çok evliya divanları misaldir mevzuya.