Geçmişim kayıp! Hükümsüzdür... (1)

Dertli Sineler

DUA DUA ELLER KARINCALANMIŞ

Cenâb-ı Hak bizi ve sizi, bu zamanın câzibedar fitnesinden kurtarsın ve muhâfaza eylesin.

Âmin.


A+ R A-
Salı, 25 Ocak 2011 18:25
Oy ver
(1 Oy)

Geçmişim kayıp! Hükümsüzdür... (1)

Önceleri oyunlarım, sevimli hayallerim vardı...

İkinci bin yılın son evresinde dünyaya gelmiş, sırf ilk bunların söylenmesi için seçildiğine inandığım “anne” ve “baba” hitaplarından biriyle konuşmaya başlamıştım. Dolayısıyla dünya coğrafyasının en şaşalı topraklarından biri vatanım, bir elin parmakları içinde gösterilecek ırklardan biri bayrağım olmuştu. Dilim talan edilmiş Türkçe, dinim talan edilmeye çalışılan İslam idi...

“Bundan güzeli Şam’da kayısı” deyimini ilk duyduğumda tamam dedim, bu beni anlatıyor. Din hak din, dil Osmanlı mirası, vatan dünyanın tam ortası...

Evimiz romanlara konu olan incir ağacına bakmasa da, koca bir kayısı ağacı uzanıyordu boylu boyunca. Bu sebeple balkonumuz kedilerin barınağı, oraya atılmış eskice döşek yatakları olmuştu. Validem bundan kedileri haz etmezdi, yazık ki bu haz etmeyiş güzelim ağacın sobada kül olmasına kadar gitmişti. Böylece bahçemizin tek süsü ev boyunu aşan dut ağacı olmuştu, küçük yaşlarda TV başına bırakılan körpe bedenim, bir Hollywood filmini izlemiş, ağaç ev kuran çocukların maceralarına epey heves etmişti. Dut ağacına kulübe olur mu-nun cevabını bulmak için marangozluğa soyunuşum haftalarıma mâl olsa da; derme çatma bir “olur” değmişti tüm yorgunluğuma... Bilgisayar yoktu kulübemde, masa ve koltukta yoktu filmdeki gibi, imar evimizden bile geçmediği için tapu olmaması hiçte can sıkıcı gelmemişti. Komşumuzun haylaz veletleri haftalar sonra kıskanıp yıkıncaya kadar da dünya nânıma yaptığım ve keyif aldığım en iyi işti hiç şüphesiz. Sonra anladım “kıskançlığın” ne can yakıcı bir şey olduğunu, bir çatı yıkacak kini yaşa bakmadan duyurduğunu...

Neyse ki küçük gözlerimi TV başında bırakmaktan çekinmeyen ailem kavga etmemem için kuş almayı akıl etmişti. Üstelik sadece TV’de görebildiğim bir papağan almışlardı, cinsinden ötürü konuşmadığını çok sonra anlayacağım için bu noktada hiçbir üzüntü yaşamadım, açık alanda bıraktığımda bile kaçmadığını fark edince ailenin en ufak üyeliğini severek kendisine bırakmıştım. Sekiz yıl bizle beraber yaşadığını düşündükçe bu üyeliğin hakkını verdiği bir gerçekti.

Okul vardı bir de; mecbur gidilmesi gerektiğini yedi yaşında fark ettiğim. Üzerime üniforma, sırtıma karikatür işli çanta, boynuma beslenme ve su içmeye yarayan cici matara... Böbürlenerek okul yolunu tutan bir babanın eli eşliğinde okul yolunu tutmuş, hiç çekinmememe rağmen yol boyu okulu metheder sözler duymuştum. Küçük kapısında girdik beraber kamu alanına girmeye alışık olmayan sakallı babam ile, aynı kıyafetlerin giydirildiği bir tabur çocuk aval aval etrafını seyrederken “ne kadar kötü olabilir ki” söz oldu cesurca, ta ki Mozart’tan olduğunu öğrendiğimde “vay be” dediğim teneffüs zili çalana değin... Sanki evde buna çalışmıştı bir tabur çocuk, şişman müdür yardımcısı Ali Rıza hoca okul kapısında görünür görünmez herkesin gözleri pınara, dilleri hıçkırıklara dönüşmüştü. Biri ağladığında hâlâ yutkunamıyorsam bu durumun sebebi o gün bilinçaltıma işlenenlerdir şüphesiz. Dayanamadım ben de başladım ağlamaya... “Okul denen hücreye atacaklar, ellerimizi bağlayıp önümüzde oyun oynayacaklar, işkence diye çikolataları gözümüzün önüne bırakacaklar, çizgi film açıp sade sesini duyuracaklar...” yok yok bu kadar kurguya yetmezdi aklım, cevabını merak eden babama: “herkes ağlıyor ondan ağlıyorum” demiş, tebessüm eden bu sakallı adama gülerek karşılık vermiştim. Mamafih elime biraz para sıkıştırmış acıkırsan simit alır yersin diyecek kadar da gönlümü almıştı...

İsa, Arif ve Huzeyfe...

Son okul arkadaşlarımı sayamadığım halde, ilkokul arkadaşlarımı bu kadar hızlı ve düşünmeden sayışım neye işaret bilmiyorum... Belki bu dört çocuğun saf ve samimi arkadaşlıkları “ayrılık” ne demek öğrettiği için söylemek istemiyorum. İki hafta geçmeden İsa’yı ikinci sınıfa aldılar yaşı tuttuğu ve fişleri okuyabildiği için, çok geçmeden kaydını başka bir okula. Sıra arkadaşım Arif’i ise üçüncü sınıfta ayırdılar yanımdan, melekler o bize daha fazla lazım demişti galiba. Trafik canavarını çocuk yaşta tanımak vardı ve unutmama üzere o gün tanışılmıştı. Futbol takımının kaptanı, boşalan sıramın yeni kahramanı Huzeyfe ise bir yıl sonra başka bir vilayete taşındı. Bir çocuk için erkendi “ayrılık” ne demek bilmek ve geçti böyle içten arkadaşlar edinebilmek...

Yine de çocuktuk ve unutuyorduk çok sonra hatırlayacak ve çok sonra anlayacak kadar...

Nihayetinde dünya aynı, insanlar aynı, duygular aynıydı...

Ve...

Sonraları inancım, sevimsiz anlamalarım olacaktı...

...

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş alanların doldurulduğundan emin olunuz.

Sözlerim son günlerde yetim . Yetim masumluğunda öksüz . Hislerim okyanus derinliğinde vurgun yemiş. Merhem istemez çaresi mermemsiz. Merhem ise çaresiz.

Her insanın bir ideali olmalı geceleri başını okşadığı. İnsanın bir ideali olmalı gözyaşı ile suladığı. İnsanın bir ideali olmalı bir saf çocuk masumluğunda geceleri üzerini örttüğü. Gözler yüreğin aynasıdır. Süzülmeli en derinden.

Devamı

Ey kardeşim! Sen de farketmişsindir ki huzur zannettiğin bazı anlarda dahi araya bir üçüncü kişi girer, seni denetler.
Aman dikkat! Değil üçüncü kişi, ikinci bile fazladır o hal için...

Hasret kokan bir ayrılık ve mahzun bakışlı bir zavallı...
Gözden düşen sadece damla olsaydı keşke... Nice değerler düştü gözden, şimdi ayak altında... Bir zamanlar o ateşin hararetini dindiren damlalar, şimdi başka yere, boş yere düşüyor. Ağlamak da en çok Yiğide yakışıyor. Çünkü o kurbiyetin verdiği bu'diyet için ağlar. Yaklaştıkça yanar, yandıkça ağlar... Onun gözyaşları, semeresi merhamet pınarları olan tohumlardır. Aciz olanı Kudret-i Sonsuz'a bağlayan rabıtadır.

'Kaderine razı ol.Gör bak strest neyim kalmaz' dedi yaşlı bir teyze.Ve dinledim soluksuzca atan nefsimi. Haykırarak razı ol, razı ol dedim.

Asılı duran her yağmur damlasına koşuyorum...
Ben böyle hayaller kurarım anne!..Okşanası,umutlanası hayaller...

Bazan ben de bie Necip Fazıl gibi veya bir Cemil Meriç gibi kelimelere ilan-ı harp edesim geliyor. Ama suç onlarda değil. Olmayan kelimelerde...
Bu yüzden ıstılahı çok severim. Çünkü bir sayfalık bir manayı bir kelimede cem edersin. O kelime ile düşünür, o kelime ile fikir ifade edersin.
Ha bir de şiiri severim... Kelimeye gelmeyen hislerini, duygularını bir dörtlüğe dökebilirsin. Çok evliya divanları misaldir mevzuya.