Hayat Senfoniniz nasıl duyuluyor ?

Dertli Sineler

DUA DUA ELLER KARINCALANMIŞ

Ey, yağmur damlalarıyla baharda toprağı dirilten Rabbim!
Bize gönderdiğin yağmur için Sana hamd-u senalar ediyoruz.


A+ R A-
Salı, 25 Ocak 2011 18:50
Oy ver
(2 oy)

Hayat Senfoniniz nasıl duyuluyor ?

Duygular, hisler, emeller, arzular, vehimler ve mülahazalar, rüya ve hayaller ve daha ismini koyamadığımız birçok şeyler…

Maddiyat itibariyle çok aza ve uzuvlarla donatılmış olan insan maneviyat cihetiyle ondan çok daha muazzam cihazlanmış hissiyatlar ile yaşamaktadır. Öyle ki, iç âlemimiz görünen, zahiri varlığımızdan çok fazla geniş çok daha hayret-engizdir. O kadar ki, sanki her biri yaşanılacak ayrıbir dünya, görülüp izlenecek ayrı bir âlem, mahfi sırların anahtarı ve keşşafı olacak mahiyette sınırını çizemediğimiz bir genişliğe sahip.

Öyle düşünüyorum ki, geçirdiğimiz her bir saat, dakika veya saniye değil her anımız farklı hislerden teşekkül eden tablo çiziyor. Böyle düşündüğümüzde ömrümüzde sayamayacağımız kadar hadiseler yaşamış gibicesine gözümüz önüne geliyor. Her bir anımız genişleyip, inbisat edip bambaşka bir mana ve kıymet kazanıyor. Bazende bu müddet bir dakikaya belki bir saat veya bir günde bazen de bir ömüre yayılınca o zaman rengi değişir, nağmeleri hoş terennümler kaydeder kokusu bir ömür hafıza ve hissiyatımızda yer edip ruhu başka âlemlerden gıdasını alır. Zevkle saatlerce bakabileceğimiz bir resmin ressamlığını yapmış oluruz adeta. Çevirip çevirip izleyipte tadına doyamayacağımız bir sinema sahnesi gibi güzelleşir, belki vakit be vakit bizimle konuşup dertleşirmişçesine bir dostumuz hükmünü alır.

İşte ömrümüzü bu denli renklendirip, bir yaşam çizgisi belirleyip bütün mevcudiyetimizle bir hayat senfonisi oluşturmak ister istemez her insanın yaptığı daha doğrusu yapmakta olduğu bir iş. Hayalini bile edemeyeceğimiz en güzelini yapmak için yeterli donanıma sahip ve mücehhez iken en kötüsünü yapmak içinde aynı alet ve cihazları kullanırız. Dolayısıyla burada verilen bütün bu emanetçisi olduğumuz uzuv ve hissiyatları nasıl kullanacağımız göze çarpmaktadır. Kimileri hayat veren nağmelerin bestecisi iken kimileri kapkaranlık manzaraların ressamıdır. Kimileri kıymet bile biçilemeyecek bu emanetlerin kıymetini takdir etmeye çalışırken, kimisi de hepsini kendi değersizliğiyle değersizleştirmiş, manasız bir hal verip adeta elması kömüre çevirmiştir. Aslında herkesin hayatı kalbinin aynasıdır. Herkesin gördüğü kalbinin güzellik veya çirkinliğidir. Duyulan sadece kalbimizdeki zikr-i ilahiden neş’et eden nağmeler yahut gıdasız kalmış bir kalbin feryat edercesine ağlamalarıdır. Hissedilenlerde aynı yoldan geçmektedir. Ve yine insanın mahsus alemi bunlarla şekillenmektedir. Hayatı bunlarla hayatlanmaktadır. Maddi cismaniyetimizden tut tâ gördüğümüz, duyduğumuz ve dokunduğumuz, hissettiğimiz her şey önce bu tezgahtan geçip sonra o tezgaha has şekil almaktadır. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Hakikati böylece tecelli etmektedir.

Nazarımıza düşen her bir kareyi, başımıza gelen her bir hadiseyi, içinde bulunduğumuz hal ve şartları, muhatap olduğumuz insanları, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şeyi kendi bakış açımıza göre değerlendirir hatta hemen acilen hüküm veririz. Madem, alakadar ve münasebettar olduğumuz her şeyi kendi nokta-i nazarından değerlendiriyor, güzelleştiriyor veya çirkinleştiriyoruz, öyleyse her şeye bakarken ki kullandığımız gözlüğümüzün nasıl ve hangi renkte olduğuna dikkat etmeliyiz. Evet, içi kararmış, zülümatlı, perdeli ve bulanık gözlük kullananlar elbette hakikate vasıl olamayacak, dahası devamıyla güzel ve faideli olan hakikati çirkinleştirip kötü görecek kendinede eziyet edecektir. Amma ruhunu ve kalbini bütün güzelliklerin madeni ve mehazı olan zikr-i ilahi ilahi ile gıdalandırmış gönlünden gülistanlar yetiştirenler elbette her şeye ve herkese gülistanından demet demet çieçekler sunacaktır. Evet, görülüyor ki, bakış açısı dünyamızı cennet ve cehenneme çevirecek kadar mühim. Öyleyse, bütün kuvvetimizle müsbet bir bakış açısı kazanmanın yollarına bakmalıyız. Bu ise imandan tezahür eder. Yani kâinatta görünen bütün güzellik ve kemalatın sahibi ve mutasarrıfını tecelli eden esmasıyla beraber tanımakla, tanımaya çalışmakla olacaktır. Öyleyse üç yol gözüküyor: İman-ı billâh, Marifetullah ve Muhabbetullah… Birbiri içindeki bu yollar ile…

Katiyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.


Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.


Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur.

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş alanların doldurulduğundan emin olunuz.

Sözlerim son günlerde yetim . Yetim masumluğunda öksüz . Hislerim okyanus derinliğinde vurgun yemiş. Merhem istemez çaresi mermemsiz. Merhem ise çaresiz.

Her insanın bir ideali olmalı geceleri başını okşadığı. İnsanın bir ideali olmalı gözyaşı ile suladığı. İnsanın bir ideali olmalı bir saf çocuk masumluğunda geceleri üzerini örttüğü. Gözler yüreğin aynasıdır. Süzülmeli en derinden.

Devamı

Ey kardeşim! Sen de farketmişsindir ki huzur zannettiğin bazı anlarda dahi araya bir üçüncü kişi girer, seni denetler.
Aman dikkat! Değil üçüncü kişi, ikinci bile fazladır o hal için...

Hasret kokan bir ayrılık ve mahzun bakışlı bir zavallı...
Gözden düşen sadece damla olsaydı keşke... Nice değerler düştü gözden, şimdi ayak altında... Bir zamanlar o ateşin hararetini dindiren damlalar, şimdi başka yere, boş yere düşüyor. Ağlamak da en çok Yiğide yakışıyor. Çünkü o kurbiyetin verdiği bu'diyet için ağlar. Yaklaştıkça yanar, yandıkça ağlar... Onun gözyaşları, semeresi merhamet pınarları olan tohumlardır. Aciz olanı Kudret-i Sonsuz'a bağlayan rabıtadır.

'Kaderine razı ol.Gör bak strest neyim kalmaz' dedi yaşlı bir teyze.Ve dinledim soluksuzca atan nefsimi. Haykırarak razı ol, razı ol dedim.

Asılı duran her yağmur damlasına koşuyorum...
Ben böyle hayaller kurarım anne!..Okşanası,umutlanası hayaller...

Bazan ben de bie Necip Fazıl gibi veya bir Cemil Meriç gibi kelimelere ilan-ı harp edesim geliyor. Ama suç onlarda değil. Olmayan kelimelerde...
Bu yüzden ıstılahı çok severim. Çünkü bir sayfalık bir manayı bir kelimede cem edersin. O kelime ile düşünür, o kelime ile fikir ifade edersin.
Ha bir de şiiri severim... Kelimeye gelmeyen hislerini, duygularını bir dörtlüğe dökebilirsin. Çok evliya divanları misaldir mevzuya.